6 Şubat Kahramanmaraş ve Elbistan Felaketinden Bu Güne

6 Şubat Kahramanmaraş ve Elbistan felaketinden bu güne

Üçüncü yıl dönümünde hatıramızda kalan acılar dışında değişen bir durum yoksa, artık  toplumsal yüzleşmenin de bir anlamı yok demektir. Yine depremler olacak, yine yıkıntılar arasında acılar yükselecek, yine birileri suçlanacak. Devletimiz yine yaraları saracağı konusunda seferber olacak, sivil toplumlar yine felaket yerine koşacak koşacak. Bu hep böyle devam edecekse yüzleşme olur mu?. Elbette hayır. Nedense bu ağır hasarların ve can kaybının asıl kaynağına ulaşmak yerine, olayın sadece sonucuna bakılıyor.

 

Deprem nedir-ne değildir öncelikle sürekli muhatap olduğumuz bu kavramı tanımak gerekir. Kimi düşünceye göre depremler ilahî bir ıslah vasıtası, kimine göre tabiatta tesadüfen cereyan eden olaylardır. Kimilerine göre ise ABD gibi süper güçlerin  iyonosferden yüksek frekans etkili radyasyon yaymasıyla oluşan (HAARP) ve insanlığa-uygarlığa kast eden amansız müdahaleler, komplo teorileridir.

 

Sismoloji (sarsıntı bilimi)açısından bakıldığında ise, fiziksel izahında her hangi bir aykırılık yok. Ancak kaya katmanlarının petroğrafik yapısı ve dokusu farklı farklı olduğu için kayaların ne zaman kırılacağı bilinemiyor. Metallerdeki gibi mukavemet hesapları tutmuyor. O nedenle yer bilimlerinde “bilinmezlik bilimi“ olarak da tanımlanan depremin oluş zamanı dışında, fiziksel büyükleri ve yayılan “deformasyon enerjisi” hesaplanabilir.  Ayrıca açığa çıkan bu enerjilerin beşeri ölçülerin ve teknolojilerin çok üzerinde olduğunu kaydetmek gerekir. Mesela Toros dağları, Samanlı dağları gibi büyük dağ zincirlerinin ya da bir büyük yarımadanın direncini kırarak bir süre sarsıntıya uğratmasının hiç bir komplo teorisiyle izahı mümkün değildir. Buna göre deprem, o mükemmel sisteme yüklenen ve düzenli işleyen (gürültülü) bir unsurudur denilebilir.

Bilindiği gibi yerküre enerji yüklü ve dinamiktir. Dünyada ortalama büyüklüğü 1.0-1.9 olan sekiz bin civarında deprem olmaktadır. Kıtalar bir birine göre  göreceli, dengeli ve bağımlı bir hareketlilik içindedir.  Bu faaliyetler fiziğin temel ilkelerine uygun ve son derece sistematiktir, rastgele değildir. Bununla birlikte kıtasal hareketlilik, yerkürenin devam eden gelişimini sağladığı gibi ekolojik sistemin de sürdürülmesine katkı sunmaktadır. Kıtasal hareketlilik güncel olarak da devam etmektedir. Tektonik anlamda söz konusu kıtasal hareketler “kıtasal çarpışma” olarak  tanımlanır. Volkanik ve kimyasal kökenli olanların dışında depremlerin önemli kesimi bu çarpışmalar sonucunda ortaya çıkan “deformasyon enerjisi”dir.  Söz konusu hareketler GPS verileriyle modellenerek levhaların hızları ve yönü belirlenir. Örnek olarak; Anadolu bloğu batı-güneybatıya doğru, Kızıldeniz doğu-batı yönünde açılıyor, Afrika ve Güney Amerika’nın kuzey kesimi batıya, güney kesimi ise doğuya doğru hareketleri devam etmektedir.

 

Meydana gelen depremler faylanma zonlarında oluşur. Ülkemiz,  literatürde ateş çemberi (ring of fire) denilen aktif fay zonlarının etkisindedir. Bumumla birlikte Afrika ve Arabistan levhaları Anadolu levhasını kuzey yönünde yılda 2/3 cm hızla sıkıştırmaktadır. Çarpışma halen devam etmektedir.

Ülkemiz terihsel dönemlerden bu yana büyük ve yıkıcı depremlere maruz kalmıştır. Yaklaşık beş yüz civarında aktif fay bulunmaktadır.  Son çeyrek yüzyıldan bu yana; Gölcük, Düzce, Van, Elazığ, Kahramanmaraş ve Elbistan depremlerinde çok büyük insan kaybımız olmuştur. Buna bağlı olarak büyük ekonomik kayıplar olmuştur. Depremlerde oluşan büyük hasarlar iki unsurdan kaynaklı olmaktadır; bunlar yapı ve zemin ilişkisidir. Gerek yapı teknolojisi, gerekse yer bilimlerince depreme dirençli yapı-zemin ilişkisi alanında binlerce uluslararası yayınlar yapılmıştır. Ülkeler depreme dayanıklı yapı yönetmelikleri çıkarmıştır. Ülkemizde bu yönetmelik birkaç kez revize edilmiş ve 2018’de son halini almıştır. Oldukça kapsamlı ve dünya standartlarına göre hazırlanan bir deprem yönetmeliğimiz var. Ancak sonuçta büyük hasara uğrayan üstelik denetimden geçmiş birkaç yıllık yapılar da görülmüştür. Bu nedenle bir “yüzleşme” yapılmalı ve sorunlu işleyişler için radikal önlemler alınmalıdır. Ayrıca burada eksik olan sadece denetimsizlik de değildir.  Bunun yanında; müteahhitlik kurumu ve istihdam ettiği mühendislik deneyimsizliği,  kullanılan malzemenin ucuz ve kalitesizliği,  kötü işçilik, mimari kaygılarla oluşan yapı düzensizlikleri, zemin etütlerinin denetim ve yetersizliği gibi birçok etken sayılabilir.

 

 

Bu yıkıntının altında; umutlarımız, geleceğimiz kalmıştır. Aslında bu yıkıntının altında kalanlar; cehalettir, çok kazanma hırsıdır, müteahhit – kontrol ilişkileridir. Sorumluların ihmali, yönetmeliği uygulamayan yetkililerdir çöken. Bilgisiz-donanımsız mühendisler, mimarlar, meslek odaları kalmıştır. Eğitim kurumları kalmıştır.

 

Depremler yaşayan gezegenin ve ekolojik hayatın gerçeğidir. Ülkemiz için deprem tehlikesi hep olacaktır. Çünkü deprem etkinliği bakımından, ateş çemberi denilen bir kuşağın içindeyiz. Depremin önlenmesi diye bir kavram yoktur. Oluşacak hasarı en az seviyeye indirme çabası vardır. Zaten sismoloji, zemin mekaniği ve yapı bilimleri bu amaçla çalışmaktadır.

Son deprem yönetmeliğindeki en ince ayrıntılar, bilimsel testlerle desteklenerek uluslararası standartlardadır.  Zemine ait deprem spektrumundan, taşıyıcıların tasarımına, kolon-kiriş  kesme kuvveti katsayısına kadar hepsi sayısal olarak tanımlanmıştır. Sorun şudur; çok iyi hazırlanmış bir yönetmelik olmakla birlikte ve nitelikli yapı elemanları olduğu bir durumda bu kadar ağır hasar neden olmaktadır?.  Bunun nedenini araştırmak elbette önemlidir. Ortada bir bilinmezlik vardır.  Ne yönetmelik, ne de plan-projeler gerçek neden değildir. Asıl sorun meslek ahlakı sorunudur. Bunun giderilmesinin yine “kişisel” olmak yerine, bir dijital denetleyici sistem olmalıdır. Bu anlamda sistem işlediğinde kişiler inisiyatif kullanamazlar. Denetleyecek olan  da sistemdir. Böyle bir  bağımsız uygulayıcı sistem henüz kurulamamıştır.  Gerçek neden de buradadır yani kişisel ilişkiler karar verici olmaktadır.

 

Can kaybı ve hasarın bir başka nedeni de planlama ve yerleşim alanlarının düzensizliği. Aktif bir fay kuşağının her iki yakasına yüz binlerce insanı yatay-dikey yerleşimle istifleyip, sonra da “bu fay çok kötü vurdu” diye ağıt yakmak bir çelişkidir.  Ya da “Allah’tan gelendir” deyip kaderine razı olup aradan sıyrılmaktır. Sorulması gereken soru şunlar olmalı; neden yıkıntılar hep dere yatağında, alüvyalbalçık  zeminlerde olmakta ve kaya zeminli yerleşimlerde hiç hasar yok?. Diğer bir soru da şu olmalıdır; neden heyalanlı, suya doygun zeminler imara açılıyor?. Bunların cevabı verilmeden yüzleşmenin bir yararı olmaz.

 

Depremle birlikte yaşayacağız. Yerkürenin enerjisi olduğu sürece, depremler de ekolojik hayat da devam edecektir. Genel bir değerlendirme ile, deprem  hasarının önemli bir kesimi zemin yapısından kaynaklandığı bilinmektedir. Bu nedenle tutturulmamış alüvyon zeminlerde yapı-zemin ilişkisi zayıftır, buna bağlı olarak  can kaybı ve hasar çok yüksektir. Nitekim bu tip zeminlerde “zemin büyütme” etkisi önemli rol oynar. Burada zemin etkisi ile ilgili yaşanan örnekler verilebilir: 1999 Gölcük depreminde Adapazarı-Kocaeli- Yalova büyük hasar gördüğü halde masif kireç taşları üzerine kurulu Hereke’de hiç can kaybı olmamıştır. Aynı deprem yüz kırk km. batıda İst.-Avcılar’da önemli hasara neden olmuştur. Çünkü Avcıların zemini ince taneli, suya doygun, sıvılaşma potansiyeli olan bir zemindir.   Ayrıca Düzce’de olan her depremde ovada alüvyon zeminde büyük hasarlar olmaktadır. Buna karşılık Konuralp semti yamaçta kurulu kaya zemindir  ve hiç hasar olmamıştır.

İstanbul Kız Kulesi iki yüz elli yıllıktır. Suyun içindedir ve yakınından fay geçmektedir.  Ancak bunca zamandır yıkılmamıştır. Sebebi,  kireçtaşları üzerine oturtulmuştur.

Bilindiği gibi hayat, faaliyete bağlıdır. Etkinlik durunca canlı hayatı da son bulur. Uygarlığın önemli ihtiyacı olan  enerji kaynakları, yerkürenin bu sürekli dinamizmi ile sağlanmaktadır. Deprem tehlikesinden uzak olmak için, her zeminin karakterine göre yapı tasarımı uygulamak güvenli ve depreme dirençli yapı için gereklidir. Sonuçta depremin felakete dönüşmemesi için; estetik ve mimari kaygılar yerine yapı-zemin ilişkisinin çok önemli olduğu bilinmelidir. Ayrıca bilinmelidir ki deprem kaynaklı her insan kaybımız ve maddi hasarlar bir bekâ ve gelecek sorunu olarak görülmelidir.

 

Loading

Etiketler :

Halk Kürsüsü

SON HABERLER

BU KANAL BİR HALK KÜRSÜSÜ DERNEĞİ YAYIN MECRAASIDIR.

SON HABERLER

©2026- Halk Kürsüsü

Doç.Dr.Tekin Yeken,1960 Kars. Lisans eğitimi, Yıldız Üniversitesi Kocaeli Jeofizik Mühendisliği’nde, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimlerini İstanbul Üniversitesi’nde tamamlamıştır. 1993 yılında ABD-Illinois Institute of Technology -Chicago’da bilimsel çalışmalar amacıyla görevlendirilmiştir. Uygulamalı Jeofizik-Jeoelektrik Yöntemler, Hidrojeofizik araştırmalar, Çevre Jeofiziği ve Deprem Sismolojisi
konularında ulusal ve uluslararası birçok yayınları bulunmaktadır. Evli ve iki kız babasıdır.