İşte Tam Burada Durmak Gerekiyor

Uzun bir aradan sonra, gördüğüm lüzum üzerine yeniden yazıyorum.

Çünkü Türkiye’de olup bitenleri artık günlük siyasetin dar kalıpları içinde değerlendiremeyiz. Önümüzde yalnızca bir hükümet politikası, yalnızca bir ekonomik kriz ya da yalnızca bir terör meselesi yok. Birbirini etkileyen gelişmelerin oluşturduğu daha büyük bir tablo var.

Ekonomi ağırlaşıyor.
Toplumun gelecek kaygısı büyüyor.
Siyasi kutuplaşma derinleşiyor.
Kimlik siyaseti yeniden sertleşiyor.
Ve kırk yıldır ülkemizin en ağır meselelerinden biri olan terör, bugün yeniden siyasi bir süreç başlığı altında tartışılıyor.

İşte tam burada durmak gerekiyor.

Kırk yıldır neden mücadele ettik?

Bunca şehidi neden verdik?

Bunca insanımız neden hayatını kaybetti?

Ve bugün terörün bitirilmesi için neden farklı bir yöntem gerektiği düşünülüyor?

Bu soruların cevabını istemek herkesin hakkıdır.

Çünkü geçmişi sorgulamadan geleceğe güvenle bakamayız.

Terörle müzakere olmaz

Ben de gelecek nesillerin şehit haberleriyle büyümesini istemiyorum.

Ama bunun yolu terör örgütleriyle siyasi pazarlık yapmak değildir.

Terörle mücadelede temel hedef, örgütün yalnızca silahını değil, yeniden silahlanmasını mümkün kılan bütün kapasitesini ortadan kaldırmaktır.

Burada romantik siyasi söylemlerin hiçbir karşılığı yoktur.

Bir örgütün silah bırakması önemlidir.

Ama asıl soru şudur:

Silahı kim verecek?

Parayı kim sağlayacak?

Lojistiği kim sağlayacak?

Örgüt yeniden kurulmak istendiğinde kim destek olacak?

Çünkü terör yalnızca dağdaki silahlı kadrodan ibaret değildir.

Terörün finansmanı vardır.

Lojistiği vardır.

Propagandası vardır.

İnsan kaynağı vardır.

Sınır ötesi bağlantıları vardır.

Ve zaman zaman farklı devletlerin veya uluslararası aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı vekil yapılar vardır.

Bunları görmeden “silah bıraktılar, terör bitti” demek siyasi gerçeklikten kopmaktır.

Silahın bırakılması sonuçtur; terörün yeniden üretilemeyeceği düzenin kurulması ise asıl hedeftir.

Aksi hâlde bugün tasfiye edilen yapı, yarın başka bir isimle karşımıza çıkabilir.

Bu bir çözüm değil, ertelenmiş bir sorundur.

Peki neden şimdi?

Asıl soru budur.

Türkiye kırk yıldır terörle mücadele ediyor.

Bugün ise örgütün Türkiye içerisindeki hareket alanının geçmişe kıyasla ciddi biçimde daraldığı bir dönemdeyiz.

Tam da böyle bir zamanda siyasi bir süreç başlatılıyorsa, bunun gerekçesi millete açıkça anlatılmalıdır.

Neden şimdi?

Neden bu yöntem?

Türkiye ne kazanacak?

Türkiye neyi göze alacak?

Ve en önemlisi:

Bu sürecin sonunda Türkiye’nin siyasi ve anayasal yapısında ne değişecek?

Bunlar sorulmadan “barış” kelimesinin arkasına saklanmak, milletin aklıyla alay etmektir.

Bölge yeniden şekilleniyor

Üstelik bütün bunlar, Ortadoğu’nun yeniden biçimlendiği bir dönemde yaşanıyor.

Suriye’nin geleceği belirsiz.

Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler Türkiye’nin güvenliğini doğrudan etkiliyor.

Bölgede büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin çıkarları çatışıyor.

Devletler kendi çıkarları için vekil unsurları kullanıyor.

Bu gerçeği görmeden Türkiye’deki gelişmeleri yalnızca iç politika üzerinden okumak mümkün değildir.

Türkiye’nin üzerinde hesaplar yapılıyor.

Bu bir paranoya değil, jeopolitik gerçeğin kendisidir.

Mesele, her olayın arkasında gizli bir el aramak değildir.

Mesele, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada hiçbir büyük gücün yalnızca bizim iyiliğimizi düşünerek hareket etmediğini bilmektir.

O hâlde Türkiye de kendi hesabını yapmak zorundadır.

Yugoslavya’yı neden hatırlıyoruz?

Çünkü tarih bazen çok açık uyarılar verir.

Yugoslavya bir gecede dağılmadı.

Ekonomik sorunlar, siyasi krizler ve kimlik temelli ayrışmalar yıllar boyunca birikti.

1990’da Zagreb’deki Maksimir Stadyumu’nda Dinamo Zagreb ile Kızılyıldız taraftarları arasında yaşanan olaylar da bu birikmiş gerilimin görünür hâle geldiği anlardan biri oldu.

O maç Yugoslavya’yı parçalamadı.

Fakat zaten çatlamış olan toplumsal zeminde bir kıvılcım işlevi gördü ve çatışma atmosferini körükleyen sembolik kırılmalardan biri hâline geldi.

Ders açık:

Bir ülke tek bir olayla parçalanmaz.

Önce ortak zemin aşınır.

Sonra kimlikler sertleşir.

Sonra toplum birbirine yabancılaşır.

En sonunda küçük bir kıvılcım, çok daha büyük bir yangının başlangıcı olabilir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, o kıvılcımların büyümesine izin vermemektir.

Büyük resmi görmeliyiz

Ekonomik kriz ile toplumsal huzursuzluk birbirinden bağımsız değildir.

Kimlik siyaseti ile siyasi kutuplaşma birbirinden bağımsız değildir.

Terör meselesi ile bölgesel gelişmeler birbirinden bağımsız değildir.

İç politika ile dış politika birbirinden bağımsız değildir.

Bugün bütün bunları ayrı ayrı tartıştığımız için belki de asıl resmi kaçırıyoruz.

Tehlike tek bir gelişmede değil, gelişmelerin birbirini beslemesindedir.

Bu nedenle Türkiye’nin önündeki süreci yalnızca “terör bitecek mi?” sorusuyla değerlendirmek yetersizdir.

Asıl soru şudur:

Terör biterken Türkiye ne kazanacak, ne kaybedecek?

Millet bu soruların cevabını bilmelidir

Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine kritik bir konuda milletin dışında hiçbir siyasi aktörün sınırsız hareket alanı olmamalıdır.

Şeffaflık gerekir.

Açıklık gerekir.

Parlamenter denetim gerekir.

Milli irade gerekir.

Ve en önemlisi, Türkiye’nin temel devlet yapısının pazarlık konusu yapılmaması gerekir.

Çünkü bu ülke herhangi bir siyasi projenin deneme alanı değildir.

Türkiye Cumhuriyeti bir laboratuvar değildir.

Türk milleti de üzerinde deney yapılacak bir topluluk değildir.

Son söz

Ben Türk’üm.

Bu ülkenin tarihini, şehitlerini, gazilerini ve Cumhuriyet’in kuruluş iradesini yok sayarak hiçbir siyasi değerlendirme yapmam.

Ben gelecek nesillerin şehit haberleriyle büyümesini istemiyorum.

Ama bunun yolu terör örgütleriyle müzakere etmek değildir.

Bunun yolu, terörün silahlı kapasitesini ortadan kaldırmak ve onu yeniden üretecek bütün siyasi, ekonomik, lojistik ve uluslararası kanalları etkisiz hâle getirmektir.

Terörle müzakere olmaz. Terörle mücadele olur.

Bugün sorulması gereken soru da yalnızca “örgüt silah bırakacak mı?” değildir.

Silah bırakıldıktan sonra ne olacak?

Türkiye’nin karşılığında ne vereceği konuşuluyor mu?

Bölgedeki küresel aktörlerin hesapları nedir?

Bu süreç Türkiye’yi güçlendirecek mi, yoksa yeni bir bağımlılık ve güvenlik sorunu mu yaratacak?

Bu soruların cevabını bilmeden hiçbirimiz “sorun çözüldü” diyemeyiz.

Çünkü biz ülkemiz üzerinde oynanan oyunları görüyoruz.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın ne anlama geldiğini biliyoruz.

Ve biliyoruz ki devletler, özellikle böyle dönemlerde, duygularla değil milli çıkarları ve uzun vadeli stratejileriyle hareket etmek zorundadır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey teslimiyet değil devlet aklıdır.

Korku değil cesarettir.

Kutuplaşma değil milli birliktir.

Ve günü kurtaran siyasi formüller değil, gelecek nesillerin güvenliğini garanti altına alacak kalıcı bir devlet politikasıdır.

Çünkü mesele yalnızca terörün bitmesi değildir.

Mesele, terör bittiğinde Türkiye’nin nerede duracağıdır.

Saygılarımla
Nermin Seçkin 1. Eylül 2026

Loading

Etiketler :

Halk Kürsüsü

SON HABERLER

BU KANAL BİR HALK KÜRSÜSÜ DERNEĞİ YAYIN MECRAASIDIR.

SON HABERLER

©2026- Halk Kürsüsü

Doç.Dr.Tekin Yeken,1960 Kars. Lisans eğitimi, Yıldız Üniversitesi Kocaeli Jeofizik Mühendisliği’nde, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimlerini İstanbul Üniversitesi’nde tamamlamıştır. 1993 yılında ABD-Illinois Institute of Technology -Chicago’da bilimsel çalışmalar amacıyla görevlendirilmiştir. Uygulamalı Jeofizik-Jeoelektrik Yöntemler, Hidrojeofizik araştırmalar, Çevre Jeofiziği ve Deprem Sismolojisi
konularında ulusal ve uluslararası birçok yayınları bulunmaktadır. Evli ve iki kız babasıdır.